Pagina's

Posts tonen met het label ingilizce. Alle posts tonen
Posts tonen met het label ingilizce. Alle posts tonen

08 februari, 2016

Söyleyemedim

Sen Savaşla aşkı karıştırmışsın

Was Zafer be? Von was für Zafer redest du?? Scheisse yemin ederim, very kompliziert. Nekadar çok dil bilsem okadar karıştırıyorum durumu. Sağdan Almanca giydiriyorum, soldan Türkçe vuruyorum, üstten İngilizceyi yapıştırıyorum, artık cümlelerim bile international. Kankamla konuşurken bile "Sonra kızım bi baktım, what the fak he is online, ama er schreibt mir nıcht ya bi sinirlendim bi sinirlendim sana anlatamam". Bu cümleyi benden başka kimse anlayamaz o derecen battı fish yan goink bi durum. Bende kendimi böyle kurtarıyorum artık napiyim bir dersden daha kalacak gücüm yok artık. Üç dili har vurup harman savuruyorum. Hangi dilde ki kelime önce aklıma gelirse onu ön plana atıyorum. Mesela son of a bitch hayatta demem, ulan *r*spu çocuğu YA derim çünkü bu bana gaz verir çünkü uu beybi it's zengin dilimiz Türkçe and ve are gurbetçi.

Ben bugüne kadar gurbetçi bir Türk olarak burada yaşayan bir Türk ile konuştuğum zaman yüzde yüz Türkçe kurduğum cümleler hatırlamam. Mesela örnek veriyorum İngiliz olsam. "Hey bro how are you?," diyeceğime "Lan how are you?," derim. İlla Türk olduğumu gösteririm. Mesela "I told him to come online to talk, but he didn't come," bu cümleyi ben burada nasıl mı kullanıyorum? "İk heb met hem afgesproken weetje online gelsin diye ama gelmedi flikker," yüzde elli elli yani. Biraz zengin dilimiz Tukçe, sonra Flamenkce, ingilizceyi de araya sığdırıyorum bazen hani havam olsun diye de gerisi hep boş. Bu yüzden çoğu zaman söylemek istediğimi söyleyemiyorum. Karşı taraf anladımı acaba diyerek elli kere aynı cümleyi tekrarlıyorum. Ama bi gerçek var, ingilizceyi nekadar iyi bilirsem bileyim konuşmaya başladığım an sipastik özürlere dönüşüyorum. Olmayan kelimeleri var ediyorum, aşırı derecede tarih yazabilecek bir insanımda neyse...
Hasta'nın ingilizcesi okadar iyi değil. Yani parası ve kızları nasıl götürebilirim acabadan başka birşey düşünemiyor. Bir gün bu bilet almış ama mailine bileti aldığına dair onay gelmemiş. Yine kendisi birşey yapamadığı ve beceremediği için bana "Şüşü sen buranın customer service'ni arayıp niye mailima onay gelmedi diye sorabilir misin?," dedi. Bi baktım buranın customer service'ı ingilizce konuşuyor. Ya burayı arasam cepten bana girecek dedim, ayın sonunda ki faturayı hayal bile edemiyorum, bir de ingilizce, ben kesin bittim abi yani garanti. Hasta'ya "Ya sen ara sor ne olacak?," diyorum hani ben konuşurum da girecek olan faturayı düşünüyorum ben. "Ya yok ben ingilizce konuşamam şimdi sen ara," dedi. Ya dur şimdi. Okadar zenginsin madem paran var, onay maili gelmediyse bir bilet daha alırsın onay gelene kadar ne sanki 100 euro için bana mı giydirecen. Neyse emir verdiğinden değil, ulan şu ingilizce seviyemi bi deniyeyim dedim, bana attığı numarayı aradım. Adam ahdgkadghf diye birşeyler dedi, ben hemen "Hello, I can't speak englisch very well so I'm going to talk very slowly, is that oke?," adam oke dedi. Başladım "Yeah a friend buyed a ticket but he didn't get an e-mail for confirm," böyle birşey salladım. Adam hemen "oh oke that's no problem, do you have an e-mail address for me?," dedi. Çocuğa hemen yazdım, bana e-mail adresini ver diye. Çocuk bana bir e-mail adresi verdi sanki dersin ki tez çıkarıyo elli sayfalık mektup: cetniz.hastadag@bilmemne.ch . Dedim sıç abi gerçekten çünkü ingilizce alfabeyi kafamdan bildiğim yok. Bi ABC harflerinin ey biy ciy diye okunduğunu biliyorum. "The e-mail address is Çetniz dot Hastadağ at bilmemne dot ch dedim." ... "I don't understand you, can you please spell it," dedi. Sıç ya dedim sıçöz abi. Porçöz gibi pas ve kireç çözücü. Direk taşlara bayırlara ağladım, adama "Sure" dedim, başladım yağdırmaya:

- C harfi: Oke the, C from ABC (EY BIY CIY), so the third letter from the alfabet.
- E harfi: Uhmmm, the letter İY. "What did you say?" , the letter İY (E demek istedim). THE İY FROM ECONOMIC. JHADKGA Fak nerden geldiyse aklıma gerçekten fakirlikten gözlerim doldu bi gurur sardı vücuduma anlatamam.
- T harfi: The THİY (T yani), The THIY FROM TOMORROW dedim.
- N harfi: And than the NIIH. Uhmm N from Norway. Bunu çok cool dedim. Norway diyince bi iyi hissettim kendimi.
- İ harfi: The I from Ireland.
- Z hari: Dedim fak. Z harfi anayınki yani Z harfi ile bir ülke bile yok ya. Zonguldak desek anlamayacak adam nasıl yapacağım bunu ya dedim. Düşündüm adama "Oke the ZEY from the last letter of the alfabet ABC and then ZZZZZ. U know the last letter Zih? Oke, oke oh also the Ziy from ZARA, yeah yeah dedim. Ya hiç bukadar zorlanmamıtsım. Kan ter içinde kaldım gerçekten google'a girip "İngilizce alfabe" yazıp how to spell diye girecektim. Devam ettim.
- . (NOKTA YANİ): Hastanın gelmişinin geçmişinin içine bir kere daha ettim. Ulan bir e-mail adresinin ortasına nokta koymak da ne demek ya? "And then you have a point. U know dot com? Yeah u have to put a point dedim.
- H harfi: İçim söküldü artık yoruldum yemin ederim yıkılıyorum buraya gelene kadar 15 dakika geçti acım derken. The H from HHHHHHHongaria dedim. Böyle bir ülkenin varlığından habersizdim. Olmayan bir ülkeyi var ettim, sınır dışı ettiler beni. Aclıktan and the 10 points göo to HHHHHHHHHHHHHHongariya kafasını yaşadım. Adam telefondan "What the fak man," dediğini duydum. Ya sen yine iyi sabrediyorsun, ben sen olsam benim gibi bir müşterinin ağızına sıçardım da neyse.
- ASTADA kelimeri su gibi geçti işte geldik o son kelimeye
- G harfi: aradan tam anlamıyla 25 dakika geçmiş ve son kelimeye geldim. Bu hayatta Germany diyipde olaydan sıyırmak vardı. Ne desem yalan olurdu. G harfiyle isim mi olurmuş, G harfini ismine koyan yedi sülale önecisinin bitarafına yığdıraçam şu harfi be G harfi de ne demek ya? Düşün düşün abi aklıma bu kelimeden birşey gelmedi, adama: The G from Gargamel dedim adgakdhgfhdfgahjg GARGAMEL. Adam telefonda "whaaaaat?," diye gülmeye başladı. Ulan G diyipte bunu gargamele bağlayan tek varlığım galiba. Hayattan soğdum. Germany diyebileceğim yerde G from gargamel dedim. Bundan ne farkım kaldı? > NE ZAFERİNDEN BAHSEDİYORSUN? SEN SAVAŞLA AŞKI KARIŞTIRMIŞSIN???? < 

Adam güldü güldü en sonunda "There is no ticket reservation with this e-mail address," dedi. Adam ne yazdı gerçekten çok merak ettim. Tabii ki yoktur yani. Ağlayacaktım, benim ingilizcem bukadar kötü değildi ya ne oldu acaba. Adama en son "Thankyou," dedim gittim Hastaya, "Bilet milet yokmuş, gidersin bir tane daha alırsın," dedim. Otuz dakikalık görüşme bana girdi ya resmen neyin kafasını yaşıyorsun sen çocuk. Onay maili gelmediyse yenisini alırsın. Zenginsin ya sen hani herşeye elde edersin ya sen bravo gözden biraz daha düş. İnsan teşekkür eder en azından değil mi, onu da yapmadı. Neyse now benden uzak please, nereye yakın olmak istiyorsan oraya yakın ol. Ha bu arada Gargamel gibi burnun var okadar paran var git yaptır bence. Benim ingilizcem kendi kendime konuştuğum zaman dev professyonel de burda niye böyle bozdum ben anlamadım işte. Hep böyle bir kaç dili karıştıra karıştıra düştük bu durumlara. Hiçte öyle "OOO ingilizce biliyorsun?? Yaaa demek Almanca da biliyorsun? Sana Türkiyede çok iş imkanı var bence dene" gibi değil yani bilmiyorlar ki tüm dilleri karşıtırıyoruz. İch kann kein Englisch sprechen yerine Kızaaağm ich kan nicht kein Ingilizce sprechen yani isssooooo was mall das mall nein zart zurt akışına bırak nereye konarsa artık. Ama söyleyemediğimiz şeyler çok. Herkese karşı yuttuğumuz sözler vardır. Düğümleyip, çay içip yudumladığımız. Demek 14 şubat sevgililer günü yaklaşıyor? Nekadar nefret edici, itici, soğuk, cold, dangerouse, damarcı, yanlız, emo ve siyah bir gün ya. Ama o gün için söylemediklerimi söylüyorum please üstüne alın: bir adet Balenciaga çantası, bir adet LV cüzdanı, bir adet Diamond yüzüğü şöyle parlayanlardan yani ortada laluk gibi duran tek taşlardan değil, beyaz Porsche arabamın anahtarı "Hayatımın kadını bu sana," diyecek yani, İstanbul-Avrupa yakasında full camlı ve manzaralı bir evimin ev anahtarısı, iki metrelik pofidik bir ayı, bir sürü güller falan bukadarcık sadece ve bunları Şüşü'ne çok gördüler anne. Ya ciddiyim en son birine dedim bunları "Neyse Şüşü tanıştığımıza memnun oldum," dedi gitti yani bildiğin he is gone. Biri de bana "Senin cebinden de çıkacak birşeyler, hep benden değil," dedi resmen. YANİ BENDEN ÇIKSA SENİNLE NİYE ÇIKIYIM, PLEASE REALİZE. Benim geleceğe dair bakış açım: My man and I, I sit and pray but you pay aşkım :)

Garga,
Şüheda Özyar

NOT: Sana söylemediğim sözler arasında kayboldum.

*Bu arada snapchatten bana Almanca konusunda yardım eden ve yardım etmek isteyen: feyza_20, yeşim.shn, grille97, hamiideee96, enesss_57, zymn37, Çağla, yg.07, emregerçeker, daamla76, nacikoç ve mehtapaykaç ve daha çok yazamadıklarım hepinize çok çok teşekkür ediyorum ve seviyorum.*

G from Gargamel, YA GARGAMEL YA:
gargamel, ingilizce, hasta, dil, almanca, flamenkce, zor, alfabe, suheda ozyar, suhedaozyar, OHA, OHÁ, marka, blog, tshirt, tisort, bere, amsterdam, unlu, yazar

40% SALE on the OHÁ HIGH FIVE COLLECTION @ 
WWW.SHOPOHA.COM

Instagram: ohabysuhedaozyar
Snapchat: suhedaozyar
Periscope: suhedaozyar

05 september, 2014

Ingiliz

Kim? Ben? E come on yani!

Bunalım. Ruh daralması. Stress. Heyecan ve panik hepsi all inclusive biri bana "Can I ask you a question?" sorana kadar. Şimdi cevap mı vereyim lan buna? Ne diyim. No mi diyim. Yes mi diyim. Yıllardır ingilizce dersi gördüm, hatta ingilizce filmler, diziler evde tek başıma konuşmalar falan. Yes diyim ya. Yes, yes. Neyse "Yes," ... "Where is..," ... "No" ... "İ don't know". İngilizce aslında çok basit bir dil ama ben zorlaştırıyorum. Kardo buraya gel! diyeceğime Bro come here ya ne sinirimi bozuyon Allasen. Yok ya, en güzel dil bizim Türkçe. Aslında Cem Yılmazın dediği gibi: Derdimi anlatacak kadar ingilizce biliyorum. Derdin ne? İngilizce bilmiyorum. (bunu okuyan herkes TEMSİLİ).

Fethiye çok güzel bir ilçe. Ölüdeniz bir ayrı. Herşey mavi. Mavi olan herşeyi seviyorum. Gökyüzünü, denizi, huzur veren herşeye aşığım ve tabii ki papatyalara. İyi gelmez mi hiç deniz havası? Bayılırım. Denizin sonsuz oluşuna hayranım. Bir şey yapmıyor. Konuşmuyor ama sadece görünüşü bile beni benden alıyor. Mavi olan her şey güzel. Sonsuzluk bana nereye gidersen git her şeyde biraz sen varsın cümlesini hatırlatıyor. Herşeyde biraz ben varım. Uzakların hepsi sen. Mavi, papatyalar, deniz, huzur ve güneş. Sahile vuran dalgalar ve dibini bile görebildiğin ortamlar. Ben mavi'yi seviyorum. Ölüdeniz size mavinin bir başka kapısını açar. Bi başka huzur ve ortam. Oraya geri dönmek istiyorum. Çünkü orada her şey mavi...

Neyse Fethiye de hoteldeyiz. Bu Fethiyede sadece ingilizler var. E 1 pound 3,5 TL olunca adamlar yaşadık diyerekten tatilin dibine geldiler. Bizim fakirler de Side yok bilmem Bodrum diyemedikleri BOOHRDOEM'dalar. Neyse ben filmlerde görürdüm inanmazdım ama yarappim. ALLAHIM. MY LORD. MY KİNG sen büyüksün neler yarattın Allasen neler neler. Ulan herkes dergilerden, filmlerden bilmem ne Gossip Girl da arka planda bile oynayan oyuncu ile güzel lan, hepsi orada. Yani yakışıklısından tut mankenine kadar. Hepsi karizma abi. Bizim orada var mı öyle bir şey. Bizimkiler "bu ne la," ... "Allahını ona bak ona," ... "La olm ben bile daha güzelim," deriz. Biz hariç herkes güzel ama bizden çirkinini görsek "Ben bile daha güzelim," deriz. Ama ingilizlerde abi yok böyle bir lüks. Onlar evrimi bile güzel geçiriyorlar bak yemin ederim. Küçükken boktu şimdi oldu red carpet'ta altın ödülü alan oyuncu. Bize bebekken "Ayy bokcu bokcu," diye lakap koydular lan yemin ediyorum hala değişmedik yani. Büyü mü yaptılar abi ben anlamıyorum. Seveceksen güzel sev, bokcu diye sevilirim ya bana küfür ya tipime bak. Tıpe gel. Kafaya gelen. BURUN'a gel ya. İngilizler evrenin tarihini yazmış, ben sadece eskiden bir tripkolik şimdi bir Linet oldum. Fark yok anlıyormusun. Bu evren hep ingilizlere uğruyorlar. Bir de nasıl konuşuyorlar abi nasıl. Nasıl o How are you? Diyorlar. Kulağa "HAUWARU" diye geliyor. Dinime mi küfür yoksa beni mi beğendi de biz mi anlamıyoruz anlamıyorum. Biz harf harfine abi, harf harfine konuşuyoruz "HAW lan HOW değil, heh şimdi A R E, yani AREY, aynen aynen çok güzel, ve sonra YUH. Vallla süper. Afferin lan valla kesin bu sene ingilizceden geçtik yani HAW AREY YUH?". Nalet olsun. Beterin beteri var derler. Neyse şimdi bizim hotel full ingiliz. Abi herkese aşık oldum. 14 veya 15 yasında ki çocuğa bile bayıldım. Bu ne güzellik, nekadar yakışıklılar abi yok böyle. Babaları desen Brad Pitt anaları Agelina Jolie. Neyse büyük, küçük fark etmiyor zaten hepsi yakışıklı ve ben hepsini beğendim. Akşam bilardo oynuyoruz Ağırıza ile. Zart zort topları at, deliğe girmiyorlar yok bilmem ne herşey ters gidiyor derken iki ingiliz geldi. Lan yok böyle 16 yaşında falan galiba ama aynı Justin Bieber hatta One Direction'un belli olmayan üyeleri gibi. Neyse geldi oturdular bizi seyrediyorlar. Lan bana bi heyecan bastı. Abi bunlar beni ayırt etmeye çalışıyorlar diye heyecanlandım falan. Toplar yanlış gitti bilmem ne falan derken: bunlarla ben muhattap olmam gerekiyor dedim. Abi beni bir ingiliz anca kurtarır dedim. Bunları ayarlamam gerekiyor, ama şimdi ben heyecanlanırım, salak salak hareketler, nefes almalar falan en iyisi dedim Ağırıza konuşsun. Ağırızaya bakıyorum "Lan kızım şunlarla bi konuşsana," dedim. Kız çocuklara dönerek "Here you can play," dedi çubukları onlara verdi. Lan bende seyrediyorum ne oluyor abi anlamadım diye. Baktım bizim Ağırıza çocuklara Bilardo çubuklarını veriyor. LAAAĞNNN!! NABIYON SEN? ALLAH BELANI VERMESİN KIZIM LAN NALET OLSUN! "Napıyon olm?" dedim ... "Olm oynasınlar diye verdim işte," dedi ... "Abi beyin terk, valla bak ölelim yani gel ver elini," dedim odaya çıktık.

Lan ben çocukları ayarla diye kızı devreye soktum. Kız here you can play dedi. KONUŞ dedim. HERE YOU CAN PLAY dedi. Abi konuş dedim yani talk. Nerden geliyor, nasıllar. İsimleri ne. Kimmiş yani anası ne babası nereli diye. HERE YOU CAN PLAY mı denilir ya. Nalet olsun arkadaş. O yıllardır izlediğim diziler, bi türlü eklenmeyen episodlara nalet olsun. O kaçırdığım gelecekte ki One Direction sevgilime buradan selamlar olsun. SENİ BİR GÜN BULACAĞIM ÇOCUK!

Here you can play,
Şüheda Özyar

NOT: İlla I Love you mı demem gerekiyor beni anlaman için...

10 juli, 2014

Yol tarifi

O öyle düm düz gitti

Hahgdjfag sokağı nerede acaba? Hangi sokak? Hahgdjfag sokağı. Hadi ya fag sokağı? Evet evet o sokak. Sen bence dön böyle eve git. O niye? FAG sokağı diye bir sokak mı olurmuş? Evet efendim. Lan git şurdan dön evine fag mıdır fak mıdır göz göre göre günaha sokacağım seni fak sokağı arıyor geri zekâlı, ingilizce dersinden aklıma kalan tek kelime zaten, valla bir kere işime yarayacağını bilmiyordum da harbiden 8 sene gördüğüm ingilizce dersime yazık, din dersi görseydim sevabını da görürdüm valla. Fak sokakmış, töbe töbe.

Çoğu insanlar tomtom yerinde yol tarifi sorar. Bence hala öyle olması gerekiyor, sonuçta insanlar ile iletişim çok öndemli. Mesela ev içinde oturur iken onların yüzlerine bakacağıma, gülüp konuşacağıma telefonuma sarıyorum. Öpüp kokluyorum "TELEFOOĞNN" diye, sonuçta seviyorum telefonumu. Mesaj gelmese bile tuş kilitini açıp kapatmak bile hoşuma gidiyor. Telefonum elimde olduğu zaman annemin sevgilimin var olduğunu düşünmesi bile hoşuma gidiyor bazen, yani en azından bana bir sevgili layik görüyor. SEVIYORUM LAN BEN BU KADINI. Biliyor yani, bende biliyorum, bir sevgili bana çok yakışır diye ama olmayacak yani. Ali gelmediği sürece ben hala bir Şüşü.
En son nezaman yol tarifi sorduğumu bilmiyorum. Ha bir saniye telefonum da ki şarj yüzde 1% olduğunda sormuştum. O telefonun şarjı neden bitiyor onu bile anlamıyorum. Teknolojik aletlerden sıra geldiğinde nefret ediyorum, sinir sistemimi Ajdar gibi bozduğu için. Bana yol tarifi olarak kolay sorular sormaları gerekiyor, mesela Macdonalds nerede gibi sorular veya Çarşı nerede? Güzellik salonları sordukları zaman zaten laluk gibi kalıyorum, kendime olan bakımım yılda bir olduğundan dolayı güzellik salonlarına karşı bir antipatim var.

En zor yol tarifi ise oturduğum mahallenin adresleri. Hiç bir fikrim olmaz. Bizim arka sokakta ki adresden haberim olmaz mesela veya bizim yanımızda ki eve adamlar direk başka bir sokak ismi vermişler. Ayrımcılığın bukadarı. Bizim evi bulmak isteyen yanda ki evi görüp yolunu şaşırır yolunu değiştirir 300 tane tur atar ki "lan bu ev nerede" diye. Mesela ben en son bir adrese gideceğim diye bir mahallede on tur atmıştım. Haberim yok tabii "Lan allahalla ben sanki buraya demin de geldim ama şu ev güzelmiş lan yuh" diyorum. Meğersem ev önümdeymiş, navigasyon da ki kadında iki de bir "geldin geldin" diyor geri zekâlı sanki evi biliyoz da zırt pırt geldin diyor. İyi oldu ozaman konvoy halinde halay çekelim ne lan bu.
Eve gidiyorum. Bizim otobüs durağından inipte eve giden yol çekilmez. Bi uzun geliyor gözüme sevabını işliyoz sanki Ümreye yolculuk yapıyorum. Baktım uzaktan bir yerden bir araba yavaş yavaş bizim bu mahallede sürüyor. Allahalla dedim bu işte bir bozukluk var. Bir motor bozukluğu, bir depo bozukluğu bir "where the fuck am I?" sorusu gibi var bir eksiklik. Dedim kesin bana bir şey soracak okadar da şanssızım bu hayatta. Şom ağızlımıyım, bu araba geldi tam yanımda durdu. Aha dedim bi bildiğim yok ama yardım ederiz. "Excuse me?" dedi, dedim sıçtım ben ya. Yok yani başka kelime yok. Sıkıntıya girdim, bunaldım, ruhum daraldı, HEYECANLANDIM YA HEYECANLANDIM, excuse me dedi ne diyecem yani Yes mı diyim No I don't no mı diyim ne diyim de get mi diyim? Nefes aldım, olacak lan dedim "Yes" dedim (ÇOK ŞÜKÜR ALLAHIM AĞIZIMDAN YES KELİMESİ ÇIKTI). "Do you know where Pehghgsdfhgsfg street is?" dedi de ne dedi lan bu? Peh dan sonrasını anlamadım. Bu ingilizler ne diye Hollandalı pilakalı arabada geziniyorlar anlamadım üstüne üstelik mal mal konuşuyorlar, dili mili sürtüyor ne ediyor, yavşıyor mu bana gülüyor mu Pehghsdfhgsfg nedir ya bana bir anlat? Boş ver hiç sıkıntıya giremem adama direk "NO" dedim. Arabanın içinde bir adam bir de kadın, yani aslında bir kız bir de oğlan var. Çocuk bana baktı "No?" diye sordu. "No no I don't know" dedim ulan bir baktım kız oğlana "Geri zekâlı anlamadı galiba bizi" dedi. KİM? BEN? Tamam lan dedim bizim mahalle değil mi. "Sir?" ... "Yes?" ... "On the first street you have to go left, than you have to turn left again and than left again and at least again left" dedim. "Oh really thank you!" dediler bi mutluluk. Ben ne dediğimi bile anlamadım bunlar thank you dedi. Geçtim sokağın köşesine yürüdüm durdum bekledim. Bunlar iki dakika sonra önümden geçtiler. Sonra iki dakika sonra yine, bir kere daha, bir kere daha sonunda düm düz gitti.

Bunlar sola döneceğim diye mahallede aynı sokaktan 5 kere geçtiler ajshdgfajhdgf ( Ümre turu temsili ). Bunları aynı sokaktan dönderttim. Geri zekalı ben miyim lan, sol sol yapa yapa yine aynı sokağa çıkarsın mal. Elin turisti gelmiş bana hava atıyor Pehghgsdfhgsfg street diye. Bende LEFT derim, sonuçta I am always RIGHT (LAN BU ÇOK COOL OLDU).

Left döner left döner,
gün gelir devran döner
Şüheda Özyar


NOT: Tüm sokaklar sana çıkıyor.

04 juni, 2014

Dil

Heyecanlanıyorum n'apim?

Yıllardır ingilizce dil dersi gördüm. Adam bana "how are you?" dese bende bi heyecan. Bi korku. Bi panik bi atak, sanki adam matematik sorusu soruyor, "Annemde çok öpüyor evet" der geçerim. Yok yani sen kim oluyorsunda benimle ingilizce konuşuyorsun. Benimle Türkçe konuşman gerekiyor. İngilizce konuşuldumu heyecan basıyor, dayanamıyorum geriliyorum. "Seni seviyorum" dese biri bukadar heyecanlanmam galiba, veya heyecanlanırmıyım? Diyen yok, bu yüzden galiba heyecanlanmam (yokluğun dibini vurdu).

Dil çok önemlidir. Evde ki ahali küçüklüğümden beri "DİL BİLECEKSİN DİL!" diyorlar. Annemin anlatışına göre dedem zamanında askere gitmiş ÇİNCE dedemi öldüreceklerini söylemiş, dedem'de çince'yi çözmüş, anlamış kaçmış gitmiş. Gelde bu hikayeye inan. Yani belki doğru'da, ne yani? Ben daha ingilizceyi çözemedim, ucundan bana ÇİNCE ÖĞREN ÇİNCE mi demek istedi anlamadım. Neyse ki dil gerçekten çok önemli. Dil'i bilmen ile yetmiyor. Mesela bunu okuyan herkes Türkçe'yi bilir. Bazısı sadece okur ama konuşamaz, bazıları ise ikisinide bilir. Bazıları bildiği halde arkadaşına "Ya kızım çok ayıp" demez "LAN SALAĞ YEMİN EDERİM YA" der. Salak K harfi ile yazıldığı halde SALAG deriz. Çok samimi geliyor. Hayvanat bahçesine gitsek "Aaa buna bakarmısın, çok güzel!" demeyiz, "LAN AHMET, AYNI SEN LAN AYNI" deriz. Maymunun burnunu, en samimi olduğum arkadaşa benzetirim veya hayatı boyunca aynı yerde yüzen balığı, kankama benzetirim "Olm şu balık aynı sen, monotonluğun dibini vuruyor" derim. Böylede samimi insanlarız.

Tabii ki Türkçe'yi aslında Türkçe gibi konuşmamız gerekiyor. Ne ara bozulduk bende anlamadım. Ama isterdim, çok kitap okurum, çok söz dinlerim ama ben yinede "Geliyorum," değil "geliyom lan" derim. Düzgün kullanmayı sürdürseydim en başından, belkide çoğu insana en güzel örneği vermiş olurdum. Belki?

Turist olup bir ülkeye gelirken ingilizce dilin cepte olması gerekiyor. Yani bilmediğin bir ülkeye geldiğin zaman "TUVALET NERDE? TU-VA-LET?" diye kendimi rezil edeceğime, adamın tekine "Where is the toilet?" diye sorar, havama hava katarım. Ama bazen ingilizce bilen turistler beni buldukları zaman, geriliyorum. Lan bu 8 senedir gördüğüm ingilizce dersleri nereye gidiyor? NEREDE LAN BU "I, HE/SHE/IT'ler İTLER NEREDE İTLER ALLAH BELASINI VERSİNLER? Yutkunuyorum. Kekeme oluyorum. Evlenme teklifi alıyor gibi hissediyorum kendimi. "Where is the metro?" ... "arkanda!" ... ay, dur, arkanda?? arkanda neydi lan ingizlice'de? Allahalla. Turn round? Back you? You back? SIRT SIRT? YOUR BEL? Belin kıldan ince? Lan bırak. "I DON'T KNOW" de gitsin ya. Gelmiş bana metro'yu soruyor. E DÖN ARKANI. ONU'DA MI BEN SÖYLİYECEM?

Çarşı'da yürüyorum, böyle havalı havalı. Bitch please, Amsterdam is mine, west-side, east-side, kuzey-güney-side. Yanıma aldım Depresyonu. İkimizin havasından geçinmiyor dedik dam'da oturduk. Böyle biriyle göz göze gelmeyi'de sevmiyorum. Neyse ki dam'da yakışıklı çocuk keserken bir amca'yla göz göze geldim. "Ulan şansıma tükürsem, bu adamla beraber bana geri gelir," dedim Depresyon'a, adam'da bildiğin bana doğru geldi. "Excuse me," dedi. Abi başlama ya bu cümleyle. EXCUSE ME NEDİR YA. "Yes," dedim. Depresyon orada "Yes diyilir mi Allanı. Yes yani". Gülemedim. Adamı dinledim. "Do you know where Rembrandtsplein is?" diye sordu. Ay heyecanlandım birden. Biliyorum! Biliyordum! Buradan left, sonra düz, karşına çıkıyor zaten. Yani sadece sol, sonra düm düz. Tamam dedim ben bunu yapabilirim. Beynimde matematik sorusu çözer gibi hissettim. Baktım adama. Gözüne girecektim. Evet çıkacaktı ağızımdan. Ellerimin avuçları terledi. Söyleyecektim. Buradan sol, sonra düm düz diyecektim! Kollarımı sıvadım. Dudaklarımı yaladım ki cümleler tam tamamına çıksın diye. Alt tarafı bir left, sonra right right right galiba'da neyse düz işte. Olacak bu iş derken, adama bi baktım "YEAAS!!!" diye bağırdım. Bağırmışım, ulan hiç haberim yok. Dam meydanın ortasında heyecandan YES! diyen ilk ben.

"Evlilik teklifi etti'de ben mi anlamadım lan?" diye sordu Depresyon sonradan. "Ulan senin ingilizcen benden beter anasını satim" dedim, "Evlenme teklifi etse bile NO derim yani. Okadarınıda biliyoz" dedim. Ardından Depresyon eve gidene kadar söylendi "Lan boku bokuna yıllardır ingilizce dersi görüyoz iyi mi. Adam adres soru, biz sadece YES diyoz. Hayatın kayışına gel"...

Dil bilmesende olur,
Ben seni her dilde seviyorum,
Şüheda Özyar


NOT: Sözler dil'den daha çok acıtır canını.